2026 yılının Mayıs ayında Çin’de gerçekleşen iki kritik diplomatik temas, yalnızca Pekin’in dış politika gündemi açısından değil, uluslararası sistemin dönüşen karakteri açısından da dikkat çekicidir. Çin Devlet Başkanı Şi Cinping ile Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Donald Trump arasında 13-15 Mayıs 2026 tarihleri arasında gerçekleşen Pekin ziyareti kapsamındaki temaslar[i] ve hemen ardından Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin’in 19-20 Mayıs 2026 tarihlerinde Pekin’e davet edilmesi,[ii] Çin dış politikasında giderek belirginleşen yeni bir eğilimi ortaya koymaktadır: yüksek görünürlükte lider diplomasisi ve diplomatik merkezilik üretme çabası.
Şüphesiz Çin’in yükselişi veya uluslararası sistemin giderek çok merkezli bir yapıya evrildiği yönündeki tartışmalar yeni değildir. Uzun süredir uluslararası ilişkiler literatüründe Amerikan hegemonyasının aşınması, güç dağılımındaki değişim ve tek kutupluluk sonrası sistem tartışmaları yürütülmektedir. Ancak son dönemde dikkat çeken unsur, Çin’in bu dönüşen sistemi artık yalnızca dışarıdan gözlemleyen veya ekonomik kapasitesiyle destekleyen bir aktör olarak değil, doğrudan sistemin diplomatik ve siyasal merkezlerinden biri olarak şekillendirmeye çalışmasıdır. Başka bir ifadeyle mesele yalnızca güç dağılımının değişmesi değil, Çin’in bu yeni sistem içinde üstlenmek istediği rolün dönüşmesidir.
Şi Cinping-Donald Trump görüşmesi bu açıdan oldukça semboliktir. Görüşmenin içeriğinde teknoloji rekabeti, Tayvan meselesi, ticaret gerilimleri ve Hint-Pasifik güvenliği gibi klasik güç politikası başlıkları öne çıksa da asıl dikkat çekici unsur görüşmenin sahnelenme biçimidir. Pekin’in Trump’ı ihtişamlı bir diplomatik protokolle ağırlaması, Çin’in küresel güç rekabetinde diplomatik merkez olma iddiasını yansıtmaktadır.
Bu durum, Mao sonrası Çin dış politikasının uzun yıllar temelini oluşturan düşük profilli ve ihtiyatlı diplomasi anlayışında belirgin bir kopuşa işaret etmektedir. Deng Xiaoping döneminin meşhur “gücünü sakla, zamanını bekle (taoguang yanghui)” yaklaşımı, Çin’in yükseliş sürecinde stratejik sabır ve dikkatli görünmezlik üzerine bir diplomasi geliştirdiğini göstermektedir.[iii] Çin, yaklaşık kırk yıl boyunca uluslararası sistemde ekonomik entegrasyonunu derinleştirirken aynı zamanda doğrudan jeopolitik liderlik iddialarından kaçınmış; daha çok pragmatik, temkinli ve teknik bir aktör görünümü vermiştir. Ancak Şi Cinping döneminde bu yaklaşımın giderek değiştiği ve dönüştüğü görülmektedir.
Bu dönüşüm rol teorisi perspektifinden okunduğunda daha anlamlı hale gelmektedir. Rol teorisine göre devletler yalnızca maddi güç kapasiteleri doğrultusunda değil, uluslararası sistem içinde kendilerine biçtikleri rol anlayışı çerçevesinde hareket ederler.[iv] Bu bağlamda uzun süre Çin’in yükselen fakat ihtiyatlı güç, sorumlu ekonomik ortak veya gelişmekte olan dünyanın temsilcisi gibi daha sınırlı roller üstlendiği söylenebilir. Günümüzde ise Pekin’in kendisini giderek daha fazla sistem yöneten, dengeleyici ve hatta belirli alanlarda düzen şekillendirici bir aktör olarak konumlandırmaya başladığı görülmektedir. Ancak bu roller yalnızca devletlerin öz tanımlamalarından ibaret değildir; aynı zamanda diğer aktörlerin bu rolü ne ölçüde kabul ettiği ve ona göre pozisyon aldığıyla da şekillenir. Bu açıdan bakıldığında Çin’in kendisini konumlandırma çabası kadar diğer büyük güçlerin de Pekin’i bu rol çerçevesinde muhatap almaya başlaması dikkat çekicidir. Trump’ın Pekin ziyaretini gerçekleştirmesi ve hemen ardından Putin’in Çin’le stratejik koordinasyonu derinleştirme amacıyla Pekin’e yönelmesi, Çin’in üstlenmeye çalıştığı uluslararası rolün diğer aktörler tarafından da giderek daha fazla tanındığını göstermektedir.
Burada önemli olan başka bir nokta, Çin’in yalnızca kapasitesinin değil, davranış repertuarının da değişmesidir. Çünkü büyük güç olmak yalnızca ekonomik veya askeri kapasiteye sahip olmak anlamına gelmez; aynı zamanda o gücü görünür kılabilmek, diplomatik merkezilik üretebilmek ve uluslararası siyasette anlam belirleyici hale gelebilmekle ilişkilidir. Bu nedenle Şi Cinping dönemindeki diplomatik eylemler, görünürlük temelli bir büyük güç siyaseti örneği olarak okunabilir. Çin, artık yalnızca büyüyen bir ekonomi değil, büyük güç kimliğini performatif biçimde sergileyen bir aktör haline gelmektedir.
Putin’in Trump ziyaretinden hemen sonra Pekin’e davet edilmesi de bu stratejik performansın önemli bir parçasıdır. Pekin, böylece hem Washington’la doğrudan müzakere edebilen hem de Moskova’yla stratejik koordinasyon sürdürebilen bir jeopolitik merkez görüntüsü vermektedir. Özellikle Rusya-Ukrayna Savaşı sonrasında Batı-Rusya ilişkilerinin sert biçimde kopması, Çin’e önemli bir diplomatik manevra alanı sağlamıştır. Putin’in ziyaretinde enerji işbirliği, alternatif finans mekanizmaları, teknoloji paylaşımı ve Batı yaptırımlarına karşı ekonomik koordinasyon gibi başlıklar öne çıkmıştır.
Bu noktada Çin’in dış politika davranışındaki değişimi yalnızca realist güç politikasıyla açıklamak yeterli değildir. Aynı zamanda Çin’in uluslararası sistemi uzun yıllardır dikkatle gözlemleyen bir stratejik öğrenici olarak hareket ettiği de söylenebilir. Pekin, Soğuk Savaş sonrası dönemde ABD’nin hegemonik kapasitesini, Batı müdahaleciliğinin maliyetlerini, Rusya’nın revizyonist hamlelerinin sonuçlarını ve Avrupa’nın stratejik parçalanmışlığını dikkatle analiz etmiştir. Dolayısıyla bugün ortaya çıkan daha görünür ve daha iddialı Çin diplomasisi, ani bir yön değişiminden ziyade uzun süreli bir stratejik öğrenme sürecinin sonucu olarak değerlendirilebilir.
Bu bağlamda mevcut küresel ortam, Çin açısından önemli fırsatlar üretmektedir. Rusya-Ukrayna Savaşı, enerji krizleri, küresel ekonomik ve politik kırılganlıklar, Batı içindeki siyasi kutuplaşmalar ve Amerikan dış politikasındaki dalgalanmalar Pekin’in kendisine yeni diplomatik alanlar açmasını kolaylaştırmaktadır. Çin’in son dönemdeki diplomatik davranışı, sistemdeki belirsizlikleri riskten ziyade stratejik fırsat olarak okuduğunu göstermektedir. Bu durum aynı zamanda Pekin’in uluslararası sistemi artık yalnızca Amerikan gücü etrafında şekillenen sabit bir hiyerarşi olarak değerlendirmediğine de işaret etmektedir. Aksine Çin, mevcut güç dağınıklığının ve jeopolitik kırılmaların ortaya çıkardığı alanları kullanarak diplomatik merkeziliğini artırmaya çalışmaktadır. Başka bir ifadeyle Çin, artık yalnızca sistemin sunduğu ekonomik imkanlardan yararlanmaya çalışan bir aktör değil, sistemde oluşan boşlukları stratejik avantaja çevirmeye çalışan bir güç görünümündedir.
Bu süreçte lider diplomasisinin geri dönüşü de ayrıca önem taşımaktadır. Özellikle Trump döneminde kurumsal diplomasi yerine liderler arası kişisel temasların ve yüksek görünürlükte zirvelerin ön plana çıkması, uluslararası siyasette daha kişiselleşmiş bir diplomatik kültür yaratmıştır. Çin’in son dönemde giderek daha lider merkezli bir diplomasi yürütmesi de bu dönüşüm bağlamında okunabilir. Ancak burada Çin’in yalnızca mevcut diplomatik eğilimlere uyum sağladığı değil, aynı zamanda bu yeni diplomatik dili kendi büyük güç stratejisinin bir aracı haline getirdiği görülmektedir.
Sonuç olarak Şi Cinping döneminde Çin’in yürüttüğü lider merkezli aktif diplomasi, Pekin’in uluslararası sistem içindeki rol algısının değiştiğini ortaya koymaktadır. Çin artık yalnızca yükselen bir ekonomik aktör değil; diplomatik merkezilik üreten, jeopolitik dengeleme yapan ve sistemin geleceğinde söz sahibi olmak isteyen bir süper güç gibi hareket etmektedir. Bu durum uluslararası sistemin tamamen Çin merkezli hale geldiğini henüz göstermese de sistemi yalnızca Amerikan gücü üzerinden okumanın giderek daha eksik kalacağını ortaya koymaktadır. Çünkü günümüz uluslararası siyasetinde mesele artık yalnızca hangi devletin en güçlü olduğu değil, hangi aktörün sistemin yönünü etkileme ve yeni diplomatik anlamlar üretme kapasitesine sahip olduğudur.

Başak Ertunç, 2024 yılında Galatasaray Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nden “Chanter pour l’Europe: Une Analyse Discursive des Paroles des Chansons d’Israël à l’Eurovision” başlıklı bitirme teziyle bölüm dördüncüsü olarak mezun olmuştur. Lisans eğitimi sırasında bir dönem Sciences Po Strasbourg Siyaset Bilimi Bölümü’nde değişim öğrencisi olarak eğitim almıştır. Hâlihazırda Galatasaray Üniversitesi ve Bordeaux Üniversitesi ortaklığında yürütülen Çift Diploma Yüksek Lisans Programı kapsamında Küresel Güvenlik ve Uluslararası Politika Analizi Bölümü’nde öğrenimine devam etmektedir. Yüksek lisans tez çalışmasını “Entre solidarité Sud-Sud et projection de puissance: investissements sanitaires, discours et construction du rôle chinois en Afrique du Sud” başlığı altında sürdüren Başak’ın başlıca ilgi alanları konstrüktivist uluslararası ilişkiler teorisi, kimlik ve kültür çalışmaları, söylem analizi, güvenlikleştirme teorisi, küresel sağlık diplomasisi ve uluslararası aktörlerin rol inşası süreçleridir. Başak, ileri seviyede İngilizce ve Fransızca bilmektedir.
[i] “Chine-Etats-Unis: un sommet sans accrocs, mais non sans arrière-pensées”, Le Monde, https://www.lemonde.fr/idees/article/2026/05/16/chine-etats-unis-un-sommet-sans-accrocs-mais-non-sans-arriere-pensees_6689869_3232.html?search-type=classic&ise_click_rank=4, (Erişim Tarihi: 17.05.2026).
[ii] “Vladimir Poutine attendu en Chine quelques jours après le séjour de Donald Trump à Pékin”, Euronews, https://fr.euronews.com/2026/05/16/vladimir-poutine-attendu-en-chine-quelques-jours-apres-le-sejour-de-donald-trump-a-pekin, (Erişim Tarihi: 17.05.2026).
[iii] Xuetong, Y. (2014). From Keeping a Low Profile to Striving for Achievement. The Chinese Journal of International Politics, 7(2), 154.
[iv] Holsti, K. J. (1970). National Role Conceptions in the Study of Foreign Policy. International Studies Quarterly, 14(3), 245-246.
